Ezra Çetin ve Tuba ÇetinEzra ve Tuba Çetin, yapmak istedikleri işi genç yaşta keşfetmiş ve eğitimlerini bu alanda almış iki şanslı kardeş. Aynı zamanda genç yaşlarına rağmen teknolojiyi, tarihi ve kültürel değerleri özgün ve yenilikçi bir tavırla harmanlayarak, yepyeni bir form yaratacak ve tasarımlarını dünyaca tanınmış markalara satacak kadar yetenekli ve başarılılar. Şimdi tasarımlarını Canan Bolak ile birlikte yürüttükleri Etcetura markası altında satıyorlar. Koleksiyonlarını sunuş şekilleri ise tasarımları kadar özgün ve heyecan verici...
Aslında uzun süredir moda sektörünün içerisindesiniz. Ancak sizi yeni tanımaya başlayanlar için biraz kendinizden bahseder misiniz?
TÇ- Bilkent Üniversitesi Güzel Sanatlar bölümünde beraber eğitim aldıktan sonra Ezra Çetin Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü’nü, ben de Yeditepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Tekstil Tasarım Bölümü’nü bitirdim.
10 yıllık tasarım sürecinde Victoria Secret, Tommy Hilfiger, Koton, Levis markalarının yanı sıra birçok yurt içi markasının tasarımlarını ve üretimlerini yaptık. 2003 yılında, koleksiyonumuzun kendi markamız ile yurt içinde ve yurt dışında satışına başladık.
2006 yılında markalaşma yolunda Türkiye’de marka ve perakende konusunda çok önemli bir bilgi birikimine sahip olduğuna inandığımız Canan Bolak ile “etcetura ezra+tuba” markasını kurduk. Daha önce Avrupa ve Japonya’da satışta olan eski markamızın yerine yeni markamızı, “trendsetter” olarak nitelendirebileceğimiz çok daha güçlü noktalarda satışa sunduk.
İki kardeş olarak aynı alana ilgi duymanız ve birlikte iş yapıyor olmanızın avantajları var mı? Seçimleriniz konusunda birbirinizden etkilendiniz mi? Sizi etkileyen başka nedenler mi var?
EÇ- Biz Tuba ile çok küçük yaşta hangi alanda uzmanlaşacağımıza karar vermiştik. Bu konuda da ailemizin tekstilci olması etkili oldu.
Türkiye’de çok meşhur olmadan önce yurt dışında birçok ünlü markayla çalıştınız. Hatta ilk markanız Bashqua ile Avrupa’ya açıldınız. Bu süreçten bahseder misiniz? Yurt dışı deneyiminin size özel bir katkısı oldu mu?
TÇ- Yabancı markalarla çalışmak bizim için iş hayatında farklı bir disiplin yarattı. 2003 yılında ilk koleksiyonumuzu hazırladığımızda bizim için sürpriz olan Japonya pazarı ile tanıştık. Esasında başlamak için zor ve bir o kadar da mükemmel bir pazardı. Kusursuz üretim yapmanın ve özgün olmanın tüketici açısından önemini o günlerde gördük. Üretimden paketlemeye her aşamada ciddi bir hazırlık dönemi geçirdik ve sonuçta satışlarımız Avrupa’ya doğru ilerledi.
Yeni markamız ise Türk ve İtalyan işbirliği ile doğdu ve daha güçlü başladı. İkimize de yaşadığımız deneyimler pek çok şey kattı. Ama beraber çalıştığımız, ortağımız ve ekip arkadaşlarımızın deneyimleri bizleri daha da güçlü kıldı.
Şimdi Etcetura markasıyla çizginizi yansıtıyorsunuz? İsim değişikliğinin ve bu ismi seçmenizin nedeni neydi?
EÇ- Daha rahat telaffuz edilen ve global bir isim seçmeyi tercih ettik. Bir de Ezra, Tuba ve Canan’ın baş harfleri ile başlıyor.
Yaptığınız işte kendinizi farklı gördüğünüz noktalar neler? Bunlardan birisi kendi alanınızdaki gelişen teknolojiyi yakından takip etmeniz olsa gerek...
TÇ- Teknolojiyi baskı ve kumaşlarda mutlaka kullanıyoruz. Ama kendi kültürümüzü doğru yorumlayarak koleksiyonlarımıza yansıtıyoruz. 2009 yaz koleksiyonunda bayrağımızın kırmızısını kullanıyoruz, kumaşların üzerine teknolojik kaplamalar yapıyoruz. İç astarlarda kendi hazırladığımız etnik baskılar var.
Bir taraftan sürekli olarak değişen ve yeni şeyler deneyen tasarımcılarsınız ama bir taraftan da koleksiyonlarınızda hissedilen bir nostalji havası var. Hangisine daha yakınsınız? Tarzınızdan bahseder misiniz?
EÇ- Biz daha çok yeni ve kendimize özgü kup ve kesimler tasarlıyoruz. Dünya modasına baktığınızda birçok modacı geçmiş kup ve kesimlerden tekrarlar ile koleksiyonlarını yaratıyorlar. Nostaljik konular ve geçmiş hikayelerden etkilenerek tasarımlar yapıyoruz. Tek nostaljik tavrımız bu.
Koleksiyonlarınızı tanıtma şekliniz de oldukça ilginç. Biraz bundan bahseder misiniz?
EÇ- İkimizin de altyapısında heykel ve resim eğitimi var. Bu nedenle, çoğunlukla sanatsal tavrımızı satışla dengeli olarak sergilesek de koleksiyonlarımızı kısa filmler, koleksiyonun tuval üzerine çizilen hikayeleri, çizgi roman ya da şiirler ile tanıtmayı seviyoruz. Özellikle kısa filmlerimizin sayısı artınca bununla ilgili bir sergi yapmayı planlıyoruz.
Son olarak İstanbul Fashion Lab’de Martı konseptli defilenizle gündeme geldiniz. Bu koleksiyon sizin için ne ifade ediyor?
TÇ- Öncelikle İstanbul bizim için önemli. Yaşadığımız ve tasarım için beslendiğimiz, bir çok farklı kültürü içinde barındıran bir şehir. Biz “Martıların Şehri İstanbul” defilemizi Fashion Lab’den önce Doğuş Power Center’da sergiledik. 800 kişinin üzerinde misafirimiz 8 Ocak gecesi bizimle birlikte oldu. Garanti Bankası’nın sponsorluğunda ilk olarak sergilediğimiz bu şovda Nurus ve fotoğraf sanatçısı Ahmet Ferah bizlere eşlik etti.
Gelecekte İstanbul’u altından inşaa edilmiş, kültürel zenginliklerini koruyan bir şehir olarak hayal ediyoruz.
Bir modacının hayatında olmazsa olmaz dediğiniz şeyler var mı? Ya da modacı olarak sizin hayatınızda…
EÇ- Kalemlerimiz. Her zaman çantamızda rengarenk kalemler taşırız.
Tasarladığınız giysileri mi giyiyorsunuz? Sizin giyim tarzınız nasıl?
TÇ- Çoğunlukla kendi tasarımlarımızı giyeriz. Tabii tasarımcı arkadaşlarımızın ürünlerini de giyiyoruz. Sedef Çalarkan’dan aldığımız tişörtlerimizi ve çantalarımızı, Elif Cığızoğlu ipek elbiselerimizi, Ümit Ünal penyelerimizi giymeyi seviyoruz.
Bize kısaca bir gününüz nasıl geçiyor anlatır mısınız? İki genç kadın olarak hem iş hayatına hem de sanat hayatına eşit uzaklıkta duran bir iş yapıyorsunuz. İşiniz zor mu?
EÇ- Biz sabah saat 7’de güne başlıyoruz. Beraber yaşadığımız için kahvaltıda günümüzü programlarız. Üretim takibi ve tasarım yaparak geçer günümüz... Çoğunlukla geç saatlere kadar çalıştığımızdan erken işten çıkınca arkadaşlarımızla uzun yemek programları yapıyoruz. Hafta sonları, yani pazar günleri İstanbul Modern’de kahvaltı ve İstanbul’da sergi gezmek için program yaparız. İstanbul Film Festivali yoğun çalışma temposunda kaçırmadığımız tek festival.
Yemek yapıyor musunuz? Ya da hanginiz daha güzel yemek yapıyor?
TÇ- Ezra güzel yemek yapar. Zaman buldukça yemek davetleri verir. Hatta doğum günü hediyesi olarak birçok arkadaşımız yemek kitapları hediye eder. Son dönemde hafif yemeklere ilgi gösteriyor. Ben yemeyi daha çok seviyorum.
Modacı olarak güzellik kavramına bakış açınız nasıl?
TÇ- Bir keresinde Aristippos, Sokrates’e güzel bir şey tanıyıp tanımadığını sorar. Sokrates “Pek çok” yanıtını verir. Aristippos “Bütün güzel şeyler birbirine benzer mi?” diye sorar.
Biz, birbirine benzemeyen kendine has özellikleri olan, “güzeldir” diye düşünüyoruz.
Sağlıklı beslenmeye ve formunuza dikkat ediyor musunuz?
EÇ- Ben yemek yapmayı ve yemeyi çok seviyorum. Tuba bana göre daha dikkatli besleniyor. Özellikle light ürünler kullanıyoruz ve bol bol yeni salata tarifleri deniyoruz. Son dönemde “plates”e başladık. Ama zaman bulamadığımız için zorlanıyoruz.
Eti Form ürünlerini tanıyor veya tüketiyor musunuz?
EÇ- Açıkçası ben Eti Form ürünlerini tüketiyorum. Tuba ise dönem dönem tercih ediyor. Ama gerçekten son 1 ayda faydasını gördüm.
En çok hangi Eti Form ürününü tercih ediyorsunuz? Neden?
EÇ- Çoğunlukla müsli ve bisküvileri tercih ediyoruz. Çünkü kahvaltımızı müsli ve meyve ile yapıyoruz. Akşam üzeri de yeşil çay ve Eti Form bisküviler hoş bir ikili oluyor.
Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.